DOLAR: 5.38 TL
EURO: 6.09 TL

BANGLADEŞ’TE BİR YUNUS

23 Kasım 2018
119 kez görüntülendi

BANGLADEŞ’TE BİR YUNUS
Reklam

.

BANGLADEŞ’TE BİR YUNUS

 

Hani bazı yaşadığınız anlar vardır. O anlara dönüm noktası denir. Hayatımızın akışını değiştirir, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bu kimi için hayat arkadaşını bulmak, kimi için çocuğunun olduğu gün, kimi için bir sevdiğini kaybettiği, kimi için mezuniyet günü olabilir. Benim içinse hayatımı değiştiren anın Tanzanya’ya gittiğim gün olduğunu sanıyordum. Ta ki Arakan kamplarını ziyaret edene kadar. Birleşmiş Milletler tarafından Arakan bölgesinde yaşayan Rohingya Müslümanları dünyanın en mazlum halkı kabul ediliyor. Katliam bölgesinden kaçmışlar ama kamplarda yaşadıkları dram devam ediyor. Onları görünce insanlığımdan utandım.

 

XIX. yüzyıla kadar Budist Rakhinelerle Rohingya Müslümanları Arakan bölgesinde barış içinde yaşamışlar. İngilizlerin bölgeden çekilmesinden sonra onların da kışkırtmasıyla 1942 yılında 40 günde 150 bin Müslüman’ı katletmişler. Bu saldırıların yaraları sarılmadan 1947 ve 1954 yıllarında katliamlar ardından 1962 yılında darbe yapılmış. Bu kan ve gözyaşıyla yazılan tarihe daha önce hiçbir örneği görülmemiş bir uygulama eklenmiş. 1982 yılında bir gecede doğdukları ülkenin vatandaşlığından çıkarılıp en temel insani hakları ellerinden alınarak kimliksizleştirilmişler. Artık hiçbir ülkenin vatandaşı sayılmıyorlar. 2012 yılına gelince yine katliamlar, gözyaşları, hüzünler… Yıl 2018, hâlâ değişen bir şey yok.

 

Bazı yardım çalışmaları için gittiğimiz Bangladeş’te Arakan kamplarını da ziyaret ediyoruz. Zorlu bir yolculuktan sonra Arakan bölgesindeki Budist Rakhinelerin soykırımından kaçan Rohingya Müslümanlarının kaldığı Ghundhum kampına giriyoruz. Araçtan iner inmez bir çocuk gülümsemesi karşılıyor bizi. Alışık değiliz böyle bir duruma. Çünkü burada çocuklar gülmüyor. Katliamlarla ve gözyaşlarıyla geçmiş olan tarihleri sanki genlerle nesilden nesile aktarılmış. Sadece hüznün ve acının derin çizgileri var yüzlerinde. Ama bu çocuk bir başka. Bizi görür görmez gülümsüyor. Yanına yaklaşıp adını soruyorum, “Yunus” diyor. Yunus kampta kalan 500 bin çocuktan sadece birisi. Tüm yokluk ve acı dolu yaşamına inat gülümsemesi, Yunus’un hüznünü saklayarak ışık saçan o bakışları hafızama kazınıyor. Onunla göz göze geldiğimde artık benim için hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissediyorum.

 

Arakan kamplarında olanları, yaşanan dramı anlatmaya ne çekilen videolar, ne fotoğraflar, ne de oraya gidenlerin gördükleri yeter. Tarifsiz bir acı. Zaten hepsinin yüzünde şahit oluyorsunuz bu acıya. Bir kimlikleri yok. Aslında cismen varlar ama bu dünyada yok gibiler. Kimlikleri olmadığı için de hiçbir hakları yok. Resmî olarak hiçbir vatana ait değiller. Eğitim hakları yok, sağlık hakları yok, seyahat hakları yok, çalışma hakları yok, ev yapmaya hakları yok, birine bir şey olduğunda bunu sormaya hakları yok. Olanları dünyaya duyurmaya dahi hakları yok, çocukların geleceğe dair bir hayali yok, kısacası yaşamalarına izin yok.

 

Açık havada nefes alamadığımı hissediyorum. Ama bu psikolojik bir nefessiz kalma durumu değil her yer kanalizasyon. Havada kesif bir koku var. Yetkililer kanalizasyonun yapılmasına izin vermiyorlar. Biz, çocuklarımızı sağlıklı yiyeceklerle nezih ortamda büyütelim, mikrop kapmasınlar derken kampta çocuklar kanalizasyon atıklarının içinde bir lokma ekmeğe muhtaç yaşıyorlar. Yaşananları görünce insanlığımdan utanıyorum. Bir ara yardım kuruluşlarının yardım yapması bile yasaklanmış. Kamuoyunun tepkileriyle daha yeni yeni yardıma izin vermişler. Şu anda insani yardım kuruluşlarının yaptığı hayırlar sayesinde bir gün daha hayatta kalmaları ya da kalıcı çözüm sağlanana kadar hayatlarını sürdürmeleri sağlanıyor. Yardım gelirse karınları tok, gelmezse açlar. Bazen günlerce yemek bulamadıkları oluyor.

 

Yaşadıkları ortam bir şeyler ekip biçmeye elverişli değil, düz alanlar şahıslara ait olduğu için oralara yerleşmeleri yasak, tepeler devlet arazisi sayıldığı için sadece tepelere barınak kurabiliyorlar. Zaten küçük bir alanda yaklaşık 1.5 milyon mülteci kalıyor. Kalıcı hiçbir şeye izin yok. Bırakın betonarme bina yapmayı tenekeden eve bile izin verilmiyor. Sadece bambu ve naylondan olanlara izin var. Onlar da şiddetli muson yağmurlarına maruz kaldığında yıkılacak. Sel veya toprak kaymasında hayatını kaybetmeden bu mevsimden çıkabilenler bir dahaki yağmur sezonuna kadar yeni barınak inşa etmeye çalışacaklar.  Yağmurlar gelmeden 150 bin ailenin barınaklarının tadilatının yapılması lazım yoksa ya sel ya da toprak kaymasıyla canlarından olacaklar. Ama hiçbiri haber bülteninde bir hayvanın yaptığı sevimlilik kadar bile yer almayacak. Çünkü dünya onlara kör. Tüm bu görmezden gelmelere rağmen bize bakarak inadına gülümsüyor Yunus.  “Beni görün elimden tutun.  Çok bir şey değil sadece insanca bir yaşam istiyorum.” diyor. “Oyuncaklar, pahalı hediyeler, leziz yemekler istemiyorum. Açık havada kanalizasyon kokusu olmadan sizler gibi temiz havayı derin derin ciğerlerime çekmek, hayatımı devam ettirecek kadar temiz su, yağmurda yıkılıp altında ölmeyecek bir barınak. Sadece ve sadece insanca yaşamak istiyorum.” diyor. 

 

Kamptan ayrılırken büyük bir azimle kilometrelerce aracımızın peşinden koşan Yunus bizlere “Artık beni görün.” diyor. “Burada olanları başkalarına da anlatın bizim farkımıza varsınlar. Ben acı ile değil diğer çocuklar gibi mutlulukla gülmek istiyorum.” diyor.

Yunus ve diğer çocukların daha nezih ve dayanıklı bir barınakta kalmaları ve Arakanlı Müslümanlar için “Ben ne yapabilirim ki?” demeyin, “Ben ne yapmalıyım?” deyin. Hiç olmadı yaşanan bu dramı etrafınıza duyurun. Arakan’ı yalnız bırakmayalım.

 

Beldemiz halkından  Nesrin AKSOY‘un kaleminden…

 

 

Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam Reklam
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık