GEZİ YORUM – BOSNA HERSEK

MAKALELER
123 Defa Okundu

.

BOSNA HERSEK

22 Nisan, Belgrad’dan ayrıldıktan sonra çift yönlü yollardan, işlenmiş tarlaları ve düzenli temiz köyleri izleyerek güney batıya doğru devam ettik. Dağlık bölgeye gelmeden önce sağ yanımızda büyük bir nehir belirdi. Bu nehir Bosna Hersek ile Sırbistan sıırını oluşturan Drina nehri idi.
Nehrin karşısında Bosna Hersek’e ait yerleşimler görülüyordu. Yarım saat kadar nehir kenarından devam ederek sınır kapısına geldik. Buradaki gümrük işlemlerini hiç otobüsten inmeden, pasaportları topluca götürerek rehber halletti. Drina nehri üzerindeki köprüden geçip Bosna Hersek’e geçtik. Yol buradan sonra dağlara tırmanıyor ve ormanlık alana giriyordu. Drina nehri sol tarafımızda kalmıştı ve üzerinde hidro elektrik santrali bulunan bir baraj vardı. Bu baraj uzun yıllar iki ülke arasında ihtilaf konusu olmuş ve şimdi işletmesi Bosna Hersek’e verilmiş. Yaklaşık 1,5 saat sonra bir dinlenme tesisinde mola vermek istedik. Ancak tesisin sahibi bizi kabul etmedi ve yola devam ettik.Virajlı yollardan, dağlardan, yaylalardan ve dağ köylerinden geçerek saat 16.00 sularında etrafı dağlarla çevrili Saraybosna’ya girdik.( Bosna Hersek doğusu Sırbistan, batısı ve Kuzeyi Hırvatistan, güneyi Karadağ ile çevrili, yüzölçümü 51.197 km2. Nüfusu 3.000.000 civarında, başkenti Saraybosna olan eski Yugoslavya’nın dağılmasıyla çok sancılı bir süreç ve savaşlar geçirerek 1992 yılında bağımsızlığını kazanan bir ülke. Ülkenin Adriyatik denizine sadece 21 km.lik bir kıyısı bulunmakta.) Saraybosna gezimize şehrin sembolü haline gelmiş ve 1991 Bosna savaşında bombalanarak yakılmış ve sonradan restore edilen Milli Kütüphane ve ulusal arşiv binası önünden başladık. Bu bina restore edildiğinden güzel görünüyor ancak çevresindeki ve Saraybosna’daki binlerce binada hala savaşın izleri silinememiş. Binaların her cephesinde mermi ve bomba izleri görülüyor. Buradan Baş çarşı diye adlandırılan çarşıya geçtik. Çarşı girişinde sebil çeşmesi dedikleri Osmanlı döneminden kalma çeşme, Gazi Hüsrev Bey ve Ferhadiye camilerini, Bizim Bursa eski çarşısına benzeyen çarşı ve dükkanları, Sinagog, mimarisi Paris Notr Dam kilisesiyle aynı ancak biraz küçüğü olan İsanın kutsal ruhu kilisesi ve 1914 yılında 1. Dünya savaşının başlamasına neden olan, Franz Ferdinand suikastının yapıldığı Latin köprüsünü gezdik. Ayrıca 2. Dünya savaşı sembollerinden sönmeyen ateş anıtı, kültürlerin buluşma noktası alanı, Osmanlı döneminden kalma bir çok tarihi bina, han ve medrese gibi yapıları da gezdik. Saat 19.00 sularında 2 gece konaklayacağımız, daha önce üniversite oteli olan Emiran otele geldik.
23 Nisan, sabah otelde aldığımız kahvaltının ardından, Bosna nehrinin kaynağını görmeye gittik. Şimdi milli park olarak koruma altındaki nehir İgman dağlarından doğuyor. Suyun kaynadığı yerler tam bir doğa harikası. Yugoslavya döneminde devlet başkanı Tito zaman zaman buraya misafirleriyle gelirmiş. Burada sabah sabah aldığımız temiz hava ve bol oksijenden sonra hüzünlü bir yere gittik. Saraybosna’nın bir kenar mahallesinde, havaalanına yakın bir yerde umut tüneli yada yaşam tüneli dedikleri bir yer. Şimdi müze olarak ziyarete açılmış. Burası Sırpların Saraybosna’yı her taraftan kuşatarak bombaladıkları , makineli tüfek ateşleri ve keskin nişancılar tarafından abluka altına aldıkları sırada, Alia İzzet Begoviç ve arkadaşları tarafından organize edilen savunma planları gereği, bir evin içinden tünel kazarak, havaalanının altından geçip, kendilerine yaşamsal malzeme ve silah sevkiyatı yaptıkları, 800 m. uzunluğunda, 1m. Genişliğinde ve 1,60 m. Yüksekliğinde bir tünel. Yapımı 4 ay 4 gün süren tünel Bosna savaşının kazanılmasının en büyük etkeni olmuş. Günde 300 bombanın düştüğü Saraybosna’da böyle bir projeyi gerçekleştirip başarı sağlamaları, bizdeki Çanakkale ruhunu anımsatıp duygulandırdı. Kısa bir bölümüne girip çıktığımız tünelin kasveti ve sıkıntısı, insanların kurtuluş için nelere katlandığını anlamamıza yetti. Bir çok yerde bombalardan kalan izler, şimdi kırmızı boya ile içleri doldurularak bunlara Bosna gülü diye isim vermişler. Buradan sonra şehrin her yanında bulunan onlarca şehitlik mezarlarına ziyarette bulunduk. Özellikle kurucu liderleri Alia İzzet Begoviç’in anıt mezarının olduğu şehitlik Türkiye’nin katkılarıyla düzenlenmiş.
Öğleden sonra verilen serbest zamanda şehri daha iyi tanıyıp, mutfak lezzetlerini, özellikle de Boşnak böreğini tanıdık. Akşam tekrar aynı otele Emiran otele döndük.
24 Nisan otelde aldığımız kahvaltıdan sonra Mostar’a doğru yola koyulduk. Yolumuz üzerinde Bosna savaşında Sırplara geçit vermeyen Kojic kasabasında fotğraf için mola verdik. Bu kasaba halkı kendi köprülerini yıkıp Sırp birliklerini önlemişler. Bir minarenin hala yarısı yoktu. . Yaklaşık 2 saat sonra bir dinlenme tesisinde mola verdik. Burada bizim çocukluğumuzda derelere kurduğumuz oyuncak çarklara benzeyen bir sistemin çok daha büyüğünü, koyun kuzu çevirme pişirmek için kurmuşlar. Çarkların millerine sırıklara geçirilmiş kuzular, ateşin üzerinde yavaş yavaş kendiliğinden döndürülerek kuzu çevirme yapılıyordu. Bu şekilde su ile döndürülen 3 adet çarkta 6 adet kuzu çevirme yapılabiliyordu. Aynı yerde yapılan seyir terası ile Neretva nehri vadisi ve çevresi çok güzel bir manzara oluşturuyordu. Yol bundan sonra Neretva nehri kenarından dar bir vadiden geçiyor. Çok temiz görünen nehir muhteşem bir Kanyon oluşturmuş. Saat 14.00 sularında Mostar’a geldik. Araçtan inip Şehri gezmeye başladık. Önce 1557 de Mimar Sinan’ın öğrencilerinden mimar Hayreddin’in inşa ettiği, ancak 1992 yılında Hırvat topçu ateşiyle yıkılan, daha sonra 2004 yılında Türkiye’nin büyük desteğiyle, orijinal malzeme ve dönemin inşa teknolojisiyle yeniden yapılan, Unesco dünya mirası listesindeki Mostar köprüsüne çıktık. Fotoğraflar çekip köprüden para karşılığı Neretva nehrine atlayanları izledik. Koska Mehmet Paşa camii, Eski şehir merkezi, Eski hamam, Müslüm Bey konağı ve çarşı gezilerimizin ardından birazda serbest gezerek, Mostar’ın küçük bir havaalanının kenarından Blagay’a doğru yola çıktık. Blagay küçük bir yerleşim yeri. Osmanlı sultanları balkanlara misyoner olarak Bektaşi dervişleri gönderirmiş. Bir Bektaşi dervişi olan Sarı Saltuk, bu bölgeye geldiğinde güvenli bir yer olarak kendisine Blagay yakınındaki Buna nehrinin kaynak yerine yerleşmesi söylenmiş. Derviş de suyun kaynadığı kayaların üzerine tekkesini inşa edip, yaban hayvanları evcilleştirerek orada bir yaşam alanı kurmuş. Çevre köylerle ve halkla iyi ilişkiler kurup müslümanlığı yaymaya başlamış. Osmanlı orduları Balkan seferlerine çıktığında da yöre halklarını örgütleyip 1465 tarihinde direnmeksizin teslim olmalarını sağlamış. Bu nedenle buradaki Bektaşi tekkesi, Alperenler tekkesi olarak günümüze kadar gelmiş. Bu gün tekke hala müze olarak faal halde ve çevresinde kurulan kafe, restaurant ve hediyelik eşya reyonlarıyla çok turist çekmekte. Buna nehri Neretva nehrinin de önemli bir kolu. Buradan sonra hem zaman kazanmak ve hem de gece güzelliğini görmek için Hırvatistan’ın Dubrovnik şehrine gittik. Sınır kapısında gümrük işlemleri yaklaşık bir saat sürdü. Saat 19.00 sularında şehre girdik. Bizim geldiğimiz bölge Adriyatik denizinin Dalmaçya kıyıları idi. Deniz kıyısındaki Dubrovnik kalesi ve kale içindeki yerleşim tam bir Roma şehri. Kiliseleri, sarayları, heykelleri, dar ve labirent gibi sokaklarıyla hatta İspanyol merdiveniyle İtalya’nın Roma şehrini andırıyordu. Gece aydınlatmaları da şehre ayrı bir güzellik katıyordu. 1,5 saatlik serbest zamandan sonra, tekrar gümrük işlemleri, Bosna Hersek’e geri dönüşün ardından, saat 22.00 sularında Tirebinye’deki eski Yugoslavya başkanı Tito’nun da zaman zaman konakladığı Leotor oteline geldik. Bu otel Neretva nehri kıyısında Rus mimarisiyle yapılmış eski bir bina idi. Böylece Bosna Hersek’te 3. Gecemizi geçirmiş olduk. Bosna Hersek henüz ekonomik olarak fakir bir ülke ama doğal su kaynakları bakımından çok çok zengin.