“OKU!”

SERBEST KÜRSÜ
291 Defa Okundu

.

“OKU!”

İki çoban konuşuyormuş:
– Baksana, bu yılbaşında milli piyango iki milyon YTL para verecekmiş.
– Ne çok para değil mi?
– Tabiî ki çok para, bilet aldın mı?
– Yok, almadım. Ya sen…
– Ben de almadım.
– Peki, bilet alsaydın ve para sana çıksaydı ne yapardın?
– Şey…..hımmm. Şey yapardım. Evden alırdım beş-on tane kuru soğan, fırından da sıcacık bir ekmek, gelirdim buraya, vururdum soğanların tepesine yumruğu, sıcak ekmeğin içiyle soğanların cücüğünü yerdim. Ya sen ne yapardın?
– Sen bana yapabilecek bir şey bırakmadın ki…
Bu hafta ki yazıma bir fıkrayla başladım. Dağ başında içi çobanın fıkrası bu. Fıkrayı nakletmedeki amacım çobanlık mesleğini küçümsemek değil. Helâlinden kazanılmış her para, helâl para getiren her iş mukaddestir bizim gözümüzde. Kitap okumanın gereği ve önemi üzerinde duracağım bu yazımızda. Okula başlayıp okuma yazmaya başladığımızdan beri herkes bizlere “oku” demiştir, denmektedir. Demiştir de bizler gereği gibi okumamışızdır. Okuyamamışızdır. Okumamak için hep bir mazeretimiz olmuştur. Ya “sınavın var”, ya “vaktim yok” ya da “param yok”. Ya da “Bu devirde kitap okumaya ne gerek var. Bütün romanların hikâyelerin filmleri çıkıyor artık, onları seyrediver.” Bunların hiçbiri geçerli mazeret değil, olmamalıda zaten. Biz eğitimciler sınıflarımızda okumanın gereğini her zaman anlatıyoruz. Öğrencilerimizden kitap okumalarını istiyoruz. Tabiî ki hepsi lafta kalıyor. Evlerimizde şu tip konuşmalar geçmiyor mu?
– Yavrum ödevini yap.
– Yaptım baba..
– Öyleyse kitap oku.
-!!!
Peki sonuç; yine kitap okuyan olmaz. Çocuk kendi kendine aynen şöyle düşünür: “Sen niye okumuyorsun?” Çocuk haklı, biz niye okumuyoruz? Ama bizim mazeretimiz var. Yukarıdakilerden uygun olanını kullan. Kabul görmezse ihtimaline karşı biraz sertçe söyleyiver.
Okullarda bizim pek fazla yapabileceğimiz bir şey yok. Daha doğrusu yapılabilecekleri ben yaptığımıza inanıyorum. Çünkü ders saatlerinde yetiştirmemiz gereken bir müfredatımız var. Yıllardır dost meclislerinde ya da meslekî toplantılarda şunu hep söylerim; sabah ilk saati okumaya ayıralım. Müdürü, müdür yardımcısı, öğretmeni, öğrencisi, hizmetlisi, memuruyla bütün okul bu saatte kitap okuyalım. Duyuyorum bazı özel okullarda bu uygulanıyormuş. Bizler de uygulayalım bunu. Ders 8.30’da başlıyor. Sekizde başlarız, teneffüsüyle birlikte bir saat kitap okuma. Onun üzerine diğer dersler yapılır. Bu kimseye bir şey kaybettirmez, aksine çok şey kazandırır. Evlerde de kitap okuma saatimiz olmalı. O saatte anne, baba ve çocuklar mutlak kitap okumalı. Kitap okumayı ancak bu şekilde alışkanlık haline getirebiliriz. Bence gerisi yalan.
Neden bunca çaba? Neden kitap okumak, bu kadar önemli? Kitap okunmazsa ne olur? Bu tip sorular geliyor ister istemez insanın aklına geliyor. İşte bu soruların cevaplarını verebilmek, bulabilmek için anlattım o baştaki fıkrayı. Okumayan insanın hayal dünyası da daralır. Hayatı hayvanlarıyla dağ başında geçen çoban, hep kuru ekmek soğan yer. Bunu öğrenmiş bunu bilir. Milyonluk ikramiye bile çıksa hayâli sıcak ekmek ve soğanın cücüğü olur. Hayatında muz, kivi yememiş biri, muzun, kivinin tadını hayal bile edemez. Ananas görmedim. Yemedim. Tadı nasıldır bilmem, hayallerimi de süslemez. Tadını aldığım, bildiğim şeylerle hayâl kurarım. Havyarın adını, ne olduğunu bilirim ama tadını bilmem, yemeğe merağım bile yoktur.
Kitap da bunun gibidir. İnsana yeni şeyler öğretir, yeni tatlar almayı, yeni lezzetler tatmayı öğretir. Yeni şeyler düşünmeyi, yeni yeni kavramları, nesneleri hayal etmeyi öğretir. Kısacası insanın ufkunu genişletir.
Saygılarımla.

Göksel KURT
Türkçe Öğretmeni

11.03.2007

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
30 ⁄ 10 =